Slavoj Žižek yazdı; Paris saldırıları ertesinde sol ne yapmalı?

Mülteci krizi hakkında kendisine yöneltilen eleştirilere Profesör Zizek’in yanıtı
Bu haber 2015-11-22 09:07:38 eklenmiştir.

2015’in ilk yarısında Avrupa gündemini sistemi kökten değiştirmeyi vadeden hareketler meşgul ediyordu (Syriza ve Podemos), yılın ikinci yarısında ise dikkatler “insancıl” çerçevede karşılanmaya çalışılan mülteci sorununa kaydı ve Sınıf Savaşımı kavramı yine gündem dışına atılmış, yerine liberal-çokkültürcü hoşgörü söylemi geçirilmiş oldu. 13 Kasım Cuma günü Paris terör saldırılarıyla da bu kez -yine de büyük çerçevede sosyoekonomik sorunlarla karşı karşıya bulunduğumuzu geveleyen- bu liberal söylem bile sorgulanır oldu: bu kez “demokratik cephe, terörist güçlere karşı amansızca savaşmalı” biçiminde basit bir karşıtlık içinde düşünmeye kilitlendik.

Devamında ne olacağını kurgulamak artık zor değil: mülteciler arasında paranoyakça IŞİD’ci aramaya başlayacağız (Medya da zaten teröristlerden iki tanesinin Avrupa’ya Yunanistan üzerinden mülteci gruplar içinde girdiğini anında rapor etti). Paris saldırılarının en büyük mağduru mülteciler, kazananları da, bir tarafı o bayağı “ben Paris’im” (je suis Paris) lafı ardına gizlenen, her iki tarafın topyekün savaş yanlıları olacak. Paris Katliamı’nı işte böyle anlamalıyız: sadece teröre karşı dayanışma seferberliği değil, “cui bono?”, yani bu işten kazançlı çıkan kim sorusunu sorarak…

IŞİD terörü için “olayı daha iyi anlamalı” (bu zavallı eylem Avrupa’nın şiddetli müdahalelerinin sonucudur anlamına gelecek şekilde [bunun benzerini kimi densizler Ankara Katliamı için de söyledi: “Ortadoğu’da bunlar hep oluyor” – Çevirenin Notu]) şeklinde bir yaklaşıma da peşinen hayır demek gerekir; olayı tam da olduğu gibi kabul etmeliyiz: Avrupa’nın mülteci düşmanı faşistleri ne ise bu İslamcı-faşistler de onların karşı ucudur, yani bu ikisi aynı madalyonun iki yüzüdür. Öyleyse bu kısır faşist döngüden çıkmanın tek yolu şudur: Sınıf savaşımı kavramını geri getireceğiz – inatla sömürülenlerin küresel dayanışması üzerinde duracağız.

Toplumsal baskıya karşı bireyin özgürlüklerini güvenceye alacak asgari ve herkes tarafından uyulması zorunlu kuralların belirlenmesi şarttır. Ve bu iş yapılırken “aman ‘Avrupa Merkezci’ görünmeyelim” kaygısı da bir yana bırakılmalıdır

(…)

Küresel kapitalizmin çıkmazı giderek kendini daha çok hissettiriyor. Bu çıkmazı nasıl kıracağız? Fredric Jameson çıkar yol olarak toplumun küresel ölçekte askerileşmesini öneriyor (bkz dipnot): Demokratik kaygılarla orda burda filizlenen bağımsız-sivil toplum hareketlerinin çuvallamaya mahkum olduğunu gördük, öyleyse kapitalizmin kısır döngüsü ancak “askerileşme” ile kırılabilir; ekonomilerin piyasa mantığına bırakılmasını askıya alacak bir “askerileşmeden” [militarization] söz ediyoruz. Mülteci krizi de şimdi bu seçeneği denemek için belki bir olanak da sunuyor.

Bu göç kargaşasını ancak büyük ölçekte bir örgütlenme ve işbirliğinin yönetebileceği bellidir. Krize yakın bölgelerde (Türkiye, Lübnan, Libya kıyıları) kabul merkezleri kurulmalı, Avrupa’ya giriş yapacaklar için ara istasyonlardan mültecilerin kalıcı yerleşim yerlerine doğru dağılımları düzenlenmelidir. Ancak askeri örgütlenme biçimi bu ölçekte bir işin üstesinden gelebilir.  Askeriyenin devreye girmesi aşırı vahim bir durumu çağrıştıracak itirazları yersizdir. On binlerce insanın düzensiz şekilde meskun bölgelerden geçmesi zaten yeterince vahim bir durumdur ve Avrupa’nın belli bölgelerindeki durum da aynen bu vahamettedir. Böyle bir süreci kontrolsüz ve kendi haline bırakmayı düşünmek çılgınlıktır, hiçbir sorun çıkmasa bile mültecilerin beslenme ve sağlık gereksinimlerinin karşılanması gerekecektir.

Mülteci krizini kontrol altına almak, zamane solcu tabuların da yıkılması anlamına gelecektir.

Mültecilerin çoğu için zaten pratikte var olmayan ve gerçekte mültecilerin de içindeki sınıfsal ayrıcalığa bağlı kullanılabilen seyahat özgürlüğü kısıtlanmalıdır.  Kabul ve yerleşim hakkı için hangi ölçütlerin dikkate alınacağı açık seçik şekilde formüle edilmelidir.  Kim, ne kadar mülteci kabul edecektir?  Kabul edilenler nereye yerleştirilecektir? Buradaki hassas nokta, mültecilerin arzularıyla onları kabul edebileceklerin kapasiteleri arasında orta yolu (belli bir ülkede akrabaları olanlara öncelik vermek gibi) bulmak olacaktır.

Sol, kendi temelini oluşturan batılı değerlere sahip çıkmalıdır

Solun terk etmesi gereken diğer tabu da toplumsal norm ve kurallarla ilgilidir. Mültecilerin çoğunluğunun Batı Avrupalı insan hakları nosyonuyla bağdaşmaz bir kültürden geldikleri açık bir gerçektir. Hoşgörü doktrininin (karşılıklı duyarlıklara saygı gösterme) iş görmediği ortadadır.  Bizim vazgeçilmez olarak gördüğümüz dinle ve kutsal olan her şeyle dalga geçebilme özgürlüğümüzü bağnaz bir Müslüman’ın içine sindirmesini bekleyemeyeceğimiz gibi, Batılı liberalin de İslam kültüründeki pek çok uygulamaya tahammül etmesini beklememeliyiz.

Uzun lafın kısası, eğer bir dini topluluğun üyeleri bir başka topluluğun yaşam biçimini kendi dini değerlerine küfür ve hakaret olarak görüyorsa er ya da geç kıyamet kopar; kıyametin kopması için de o dine doğrudan saldırı niteliğinde bir eylem olması gerekmez. Hollanda ve Almanya’da geylere, lezbiyenlere saldıran Müslüman bağnaz gibi, geleneksel bir Fransız yurttaşın da kara çarşafa kapanmış Müslüman kadını gördüğünde bunu kendi Fransız kimliğine saldırı olarak algılaması böyledir: o da -aynı Müslüman bağnaz gibi- çevresinde kara çarşafa kapanmış bir kadın görmeye sessiz kalamaz.

Bu çelişkinin üstesinden gelmek için yapılması gereken iki şey vardır. Bir: toplumsal baskıya karşı bireyin özgürlüklerini -bireysel inanç özgürlüğü de, kadın hakları da dahil- güvenceye alacak asgari ve herkes tarafından uyulması zorunlu kuralların belirlenmesi şarttır. Ve bu iş yapılırken “aman ‘Avrupa Merkezci’ [eurocentric] görünmeyelim” kaygısı da bir yana bırakılmalıdır. İki: ancak açıkça belirlenmiş bu kuralların izin verdiği sınırlar içinde farklı yaşam biçimlerine koşulsuz hoşgörü savunulmalıdır. Kuralların ve iletişimin işgörmediği durumda ise yasal yaptırım tüm gücüyle devreye girebilmelidir.

Dipnot:

http://www.penguinrandomhouse.com/books/538649/an-american-utopia-by-fredric-jameson-edited-by-slavoj-zizek/9781784784522/

[IN THESE TIMES’taki İngilizcesinden Engin Kurtay tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir]

ETİKETLER : Slavoj Žižek sendika.org müslüman bağnaz eylem özgürlükler hoşgörü merkezci eurocentric küfür hakaret almanya hollanda fransa gay lesbian çarşaflı kadın dinci islamcı türkiye lübnan libya demokrasi mült
Yorumlar
Adınız :
E-Mail :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik :
Değiştir  
Toplam 0 yorum. Tüm yorumları okumak için tıklayın.
Diğer DÜNYA haberleri
Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 
ÇOK OKUNANLAR
SON YORUMLANANLAR
E-Mail Bülten Kaydı
Döviz Kurları
Arşiv Arama
- -
Anket
İktidar partisinden memnun musunuz?
Fena Değil
Güzel
İdare eder
Kötü
Çok kötü

Hızlı Muhabir
© Copyright 2013 Hızlı Muhabir. Tüm hakları saklıdır. Bu site Gazi SOFT haber yazılımı alt yapısı ile yapılmıştır.
GÜNDEM
Kadına Şiddet
Anayasa Haberleri
Trafik Kazaları
Yerel Seçimler
SPOR
Galatasaray
Fenerbahçe
Basketbol Haberleri
Şampiyonlar Ligi
SİYASET
Recep T. Erdoğan
Devlet Bahçeli
Kemal Kılıçdaroğlu
AKP Haberleri
EĞİTİM
Eğitim Haberleri
Eğitim Bakanlığı
A.Ö.L.
Eğitim Portalı
DÜNYA
Avrupa Haberleri
Amerika Gündemi
Suriye İç Savaş
Arıkan Meselesi
MAGAZİN
MAGAZİN